Wednesday, December 26, 2007

Oscar Peterson'dan Son Mektup

Ben, Oscar Peterson. Tartışmaya açık da olsa, tüm zamanların en büyük jazz piyanisti. 25 Aralık 2007 günü, Kanada’daki evimde 82 yaşımda -yapmam gerekenlerin çoğunu yapmış olduğumu bilmenin huzuru içinde mutlu bir şekilde- öldüm.

Her ölümün erken ölüm olduğunu düşünenlere hak vermiyor değilim, haklılar belki de kendi çaplarında. Ancak bedenimin bana ihanetini yaşadıkça ölümün o kadar da kötü olmadığını düşünmeye başladım. Aziz dostum Duke Ellington’un arkasından yazdığım cümlelerin benim için de söylendiğini işitir gibiyim: “Müzisyen Oscar’ı özlemeyeceğim. Ömrü boyunca o kadar çok çaldı, o kadar çok üretti, o kadar güzel jazzladı ki her zaman hatırlanacağına eminim. Ama insan Oscar’ı... onu çok özleyeceğim”

Ölüme çok yaklaştığımı hissettiğim son zamanlarımda babamı daha çok düşünmeye başlamıştım. Acaba henüz bıyıklarım terlememiş zamanımda okulu bırakmak istediğimi, jazz müzisyeni olmak istediğimi söylediğimde beni engelleseydi nasıl bir yaşamım olurdu? İyi ki ağzımdan dünyanın en iyi piyanisti olacağıma dair söz almış. Sözümü de tuttum!

7 yaşımda geçirdiğim ve sonsuz ızdıraplar içinde bir çocukluk geçirmeme neden olan verem illeti eğer o çok sevdiğim trompetten beni ayırmasaydı, piyanoya da başlamayacaktım.

Ülkemi, Kanada’yı hep çok sevdim. En çok tanınan Kanadalılardan biri olduğum söyleniyor, doğrudur. Yaşıyorken adına pul bastırılan yegane vatandaşıyım. Bana her zaman çok değer verdiler ülkemde. Sadece ülkemde mi? Aldığım ödül sayısını bilmiyorum, ancak geçenlerde saydığımda vitrinde 8 adet Grammy ödülü duruyordu.

Tanınan, hürmet edilen bir müzisyen olduktan sonra dahi ayrılmak istemedim ülkemden. Ancak Norman Granz becerebildi; Count Basie’nin dahi yapamadığını.

Şehir efsanesi bu ya, Norman Kanada’dan Amerika’ya dönmek üzere taksiyle havaalanına gidiyorken radyoda canlı bir performansım yayınlanıyormuş, beni duymuş çarpılmış. Hemen radyo binasına gelmiş, beni bulmuş ve sözleşme imzalamayı teklif etmiş. Bu hikaye bu şekilde mi gelişmişti, çok iyi hatırlayamıyorum. Ama doğru olan Norman’ın teklifini kabul ettiğimdir.

Dünyadaki her müzisyenin rüyalarını süsleyen Carnegie Hall’da dinleyicilerin arasında yerimi aldığımda yıl 1949 idi. Sahneyi dolduran dünyaca ünlü jazz müzisyenlerinin arasına, eleştirmenlerin ve Amerikalı jazz dinleyicilerinin şaşkın bakışları arasında katıldım. Dünyalar tatlısı Norman adımı anons edinceye kadar kimsenin sahne alacağımdan haberi yoktu: “Baylar bayanlar, şimdi sahneye adını belki de hiç duymadığınız ancak bir daha da asla unutmayacağınız bir müzisyeni davet ediyorum. Piyanonun büyücüsü Oscar Peterson! İstediğini, istediğin müddetçe çal Oscar”

Ben de aziz dostumun önerisini dinledim, çok çaldım. Müzik dünyasının o en vicdanlı, iyi kalpli, dürüst adamı yaşadığı müddetçe, plak şirketi işlettiği müddetçe onun prodüksiyonlarında çalıştım, onun şirketlerinin sanatçısı oldum.

Çok kayıt yaptığımı, arkamda yüzlerce albüm bıraktığımı düşünürseniz, bu konuda beni eleştirenleri haklı buluyorum bazı zamanlar. Hiç saymadım, ikiyüzden fazla olduğu söyleniyor.

Çok fazla nota çaldığımı, hatta geveze olduğumu yazdılar, söylediler. Oysa Leonard Feather’ın çok iyi tanımladığı üzere, başka piyanistlerin 10 nota çaldığı yerde ben 100 nota çalıyorsam da her nota armoniye oturur. Müziğin emrinde olduğu sürece teknik yeteneğimin sınırlarında dolaşmanın ne zararı var ki. Devri düşürüp dinlesinler sololarımı o halde. Tıpkı çocukluğumda benim ustam Art Tatum’un kayıtlarına yaptığım gibi...

Çalış şeklimi hiç değiştirmediğimi de, hiç gelişmediğimi söyleyenler de çıktı. Doğrudur! Swing ile bebop arasında, kendime özgü bir tarzla çalmaya başladım. Bu tarzımı da hiç değiştirmedim. Moda akımlara kapılıp hiç birinde yetkinleşememektense, en iyi bildiğim tarz içinde en iyi olabilmek için çabaladım.

Bazen aşırı zalim davrandı eleştirmenler. 1993’de felç geçirdim. Müzikten 2 yıl uzak kalmak zorunda kaldım. Hatta doğru düzgün yürüyemez hale geldim, o çok özlediğim sahneye bile tekerlekli sandalye ile çıkmak durumunda kaldım. Çok ciddi bir fizik tedavi dönemi sonrasında müziğe tekrardan dönebildim. Geri dönüşüm sonrasında, çalışımın daha melodikleştiğini, bu halimin daha iyi olduğunu bile iddia ettiler. Oysa artık sol elim, swing etmeme izin vermemeye, beni ve dinleyicilerimi sarhoş eden, sarsan ritmi bile zor vermeye başlamıştı. Ne diyebilirim, gülüp geçtim bunu düşünenlere.

Yaşadığım müddetçe haksızlıklar gördüm, bazıları direk beni hedef aldı, ancak susmadım. İnsan haklarının savunucusu olmayı rengimin güzelliğine bir borç bildim. Anlamışsınızdır, kapkara bir zenciyim.

Bana en çok hangi albümlerimi beğendiğimi, hangi dönemimi sevdiğimi soranlar oluyor sık sık. Seçmem çok kolay değil ama bazılarının bende özel bir yeri yok değil.

Beni Art Tatum kadar etkileyen diğer bir müzisyen Nat King Cole idi. Ona adadığım ve biraz da ona öykünerek şarkı söylediğim albümümü (“With Respect to Nat”) çok severim. 1953 ile 1958 arası basta Ray Brown ve gitarda Herb Ellis’in bana eşlik ettiği üçlümü de çok sevmiştim. Farketmişsinizdir, format Nat King Cole’ün efsanevi üçlü formatına benziyor. Kariyerimin her döneminde bana eşlik etmiş Ray ile çalmak her zaman ayrıcalıklı hissettirmiştir bana. Jazz dinleyicileri de bu dönemimi çok sevmişlerdir.

Bir o kadar sevdiğim bir başka dönemim ise 60’li yıllarda MPS Basf şirketi için yaptığım ve sonra “Exclusively for My Friends” adıyla boxed set olarak da yayınlanan albümlerimdir. Müzik aşığı Hans Georg Brunner-Schwer’in Almanya’daki konforlu evinin salonunda yapılmış kayıtlar kendimi en rahat hissettiğim kayıtlarımdandır. Gariptir, bana sayısız albüm yapmış Norman’a nasip olmadi solo piyano çalışımı kayıt etmek. Georg, bana çalmayı en çok sevdiğim formatta albüm yayınlama şansını verdi.

1970’lerde Pablo Records namına, jazz dünyasının en seçkin trompetçileri ile yaptığım düet kayıtlarımda kimlerle birlikte çalmadım ki? Dizzy Gillespie, Roy Eldridge, Harry “Sweets” Edison, Clark Terry ve Jon Faddis.

Eklem romatizmasının bana tarifsiz acılar verdiği “alacakaranlık” dönemimde ise, Herb Ellis ve Ray Brown ile tekrardan biraraya gelerek canlı çaldığımız Blue Note Cafe kayıtlarını da çok seviyorum.

50’li yıllarda jazz ustalarına eşlik ettiğim albümler çok seviliyor. Bazılarını ben de çok seviyorum. Mesela Ben Webster’ın “Soulville” albümü, Sonny Stitt’e eşlik ettiğim “Stitt Sits in”, Stan Getz ile birlikte yaptığımız albüm, Lester Young ile birlikte çaldığım tüm kayıtlar...

Yaşarken birlikte çalma şerefine nail olduğum ve çoğu sonsuzluğa göçmüş olan müzik devlerini hep özlemiştim zaten. Uzun süredir beni beklediklerine eminim. Yanında kendimi her zaman güdük hissettiğim Art Tatum ile birlikte düet çalmak, birlikte çalmaya hiç mi hiç doyamadığım Charlie Parker ile sahne almak, Duke Ellington’un efsanevi büyük orkestrasının bir parçası olmak...

Merhaba dostlarım! Sizleri bu kadar beklettiğim için kusuruma bakmayın. Dünyada tamamlamam gereken işlerim çok vakit aldı. Asıl festival şimdi başlıyor.

...ve elveda geride kalanlara.

Thursday, November 22, 2007

McCoy Tyner Quartet Live at Yoshi's

Kariyerini tartışmak bana mı düşer, düşmez muhakkak! Ama, piyanoyu döver gibi çalışına uzun süre tahammül edememişimdir oldum olası.
Ancak son dinlediğim kaydı beni McCoy Tyner'a bir anda çekiverdi.
---yazinin devami geliyorrrrr---

Tuesday, July 18, 2006

Lutfen Sonny! Sessiz Durma!

Uzun süreli bir sessizlikten sonra, yeni bir Sonny Rollins albümü çıktığını haber almanızdan daha iyi ne olabilir? O albümü dinlemek!

Aslında “Sonny, Please” 2005 yılındaki Avrupa turnesi esnasında verdiği konserlerde dinleyicilere satışa sunulmuştu, duyuyorduk. Albüm 30 Haziran 2006 tarihi itibariyle de Rollins’in yeni kurduğu Doxy Records etiketiyle,
http://www.sonnyplease.com/ üzerinden satılmaya başladı. Geleneksel müzik dağıtım ağında yeralıp almayacağı ise bilinmiyor.

Uzun süreli sessizlikleri sevdiği biliniyor. Tüm caz dünyasını şaşırtan ilk suskunluğu, en büyük tenor saksofoncu diye tabir edildiği 50’li yılların sonuna denk gelir. 2 yıl boyunca sadece Manhattan köprülerinde çaldığı rivayet edilir. Nasıl nev’i şahsına münhasır bir şekilde kaybolduysa ortadan, yine garip bir şekilde geri döner. Dönüşü sonrasında birlikte caz tarihinin en güzel albümlerinden bazılarını yaptıkları Jim Hall, postakutusunda bir not ile karşılaşır: “Sevgili Jim! Seninle müzik hakkında konuşmayı arzu ediyorum”. Akabinde “The Bridge” ile muhteşem bir dönüş yaşar Rollins. Ortadan kaybolmasını ise, “Coltrane ve Ornette Coleman gibilerinin müzikte gerçekleştirdikleri açılım karşısında söyleyecek çok sözüm yoktu” diye açıklar.

Geridönüşünün ardından artık daha “serbest”, daha ‘özgür” bir stile sahiptir. Ancak diri, dolgun tonu hala yerindedir. Erkeksi, alaycı, asabi aksanı ise, özellikle üst notalarda kullanmaya başladığı ‘çirkin’ feryatlarla daha da sertleşmeye başlamıştır. Rollins daha da korkusuz üflemektedir enstrümanını…

1969’da bir kez daha suskunluğa bürünür, bu sefer 3 yıllığına. 1972 yılında yayınladığı “Next Album” ile geriye döner. Rollins’in ikinci sessizliğinin ardından kaydettiği albümler eleştirmenler tarafından beğenilmezler. Rollins her ne kadar formundan bir şey kaybetmemiş olsa da bu dönemde kaydettiği albümlerde birlikte çaldığı müzisyenlerin ona yakışmayacak kalibrede oldukları söylenir. Bir nebze haklıdır da bu eleştiri.

70’ler ve 80’ler sonu gelmez kalipso yorumlarıyla geçer.

1996’ya geldiğimizde ise cazın en beyefendi, en seçkin piyanistlerinden Tommy Flanagan’ın da aralarında olduğu birinci sınıf eşlikçilerle birlikte kaydettiği, “Sonny Rollins Plus 3” ile haklı bir yükseliş dönemine girer. Akor değişikliklerindense, şarkıların melodisi üzerine kurduğu akılcı, akıcı developman gösteren soloları ile hala yaşayan en büyük tenor saksofonculardan birisi olduğunu kanıtlar caz dünyasına. Ardından her ikisi de şarkı seçimlerinden icra kalitesine kadar mükemmel düzeyde olan iki albüm yayınlanır: 1998’de “Global Warming” ve 2000’de ise son stüdyo albümü “This is What I Do”.

11 Eylül saldırısının hemen ardından canlı olarak kaydedilen ve raflarda yerini alan son Rollins albümü, “Without a Song: The 9/11 Concert” ise ancak 2005 yılında yayınlanır.





Son sessizliğini bozan “Sonny Please” albümünün aynı adı taşıyan parçası, kıyamet senaryosu gibi sarsıcı bir şekilde başlıyor. Bu huysuz ihtiyar, saldırı günü çatıkatının penceresinden baktığında gördüğü dehşet verici patlamalar karşısında hissettiklerini dile getiriyor diye düşünmeden edemiyoruz. Bob Cranshaw’in insanı sersemleten sabit bas ritmi, Clifton Anderson’un boğuk tonlu iç kapatıcı trombonu, Bobby Broom‘un ürkütücü akorlar dökülen gitarı, Steve Jordan’nın paralize eden zilleri ve Kimati Dinizulu’nun vahşeti çağrıştıran perküsyonu üzerinde, Rollins donuk bir melodinin çevresinde serbestçe dolaşıyor, isyankar arabesk yollara sapıyor, en plastiğinden bir tonla çirkinlikte geziniyor… koşuşturan insanlar, korku dolu yüzler, şaşkınlık, yıkılmış binalar, duman, telaş…

Rollins, ilk suskunluk döneminin hemen öncesinde kaydettiği “Freedom Suite”de de çaldığı Noel Coward baladı “Someday I’ll Find You”’ya bir ziyarette daha bulunuyor. Ritm seksiyonun soloları, özellikle davulda -caz çevrelerinde çokca taninmayan- Steve Jordan’ın ve basta Cranshaw’un solosu, Rollins'in Monk'un eşsiz bestesi "Pannonica"ya göndermeleri oldukça şık.


Bebop dönemine gönderme niteliğindeki Rollins orijinali “Bishi”de, Broom’un akıl dolu solosu ve Rollins’in R&B ve blues cümleleri ile süslenmiş ve çok iyi bir gelişme sergileyen solosu dikkate değer. Ardından gelen “Stairway to the Stars”da, Rollins’in hala basit cümleler söyleyerek nasıl da sürprizlerle dolu çalabildiğine şaşırmamak elde değil. Yıllara meydan okuyan bu caz standartında, Clifton Anderson’un albümdeki en yaratıcı solosunu icra ettiğini de not edelim.

Tüm caz tarihinin ve Rollins diskografisinin en önemli albümlerinden olan “Saxophone Colossus”da birlikte çaldığı Tommy Flanagan’a ithafen bestelenmiş “Remembering Tommy”’nin ardından gelen ve albümün diğer baladı “Serenade”da Rollins, mükemmel öykülemesinin, cümlelemesinin iyi örneklerinden birisini üflüyor. Anlaşılıyor ki, Rollins ‘öykü anlatıcı’ rolünü tutkuyla devam ettiriyor. “Enstrümanı aracılığıyla konuşuyor. Şarkıları -mükemmel güzelikteki fikirlerini, anlatılarını aktaracağı- birer araç gibi kullanıyor

“Içinde kalipso olmayan Rollins albümü olur mu, a” diye dırdırlanmayın! Onun keyifli yüzünü gösteren “Park Palace Parade” albümün kapanış şarkısı. Rollins umutsuz, karamsar bir şekilde açtığı albümü, insanı tahrik eden, umut aşılayan keyili bir kalipso ile kapatıyor.

Kanaatimiz odur ki, hakkında hiç bir medya organında henüz haber çıkmayan, eleştiri yayınlanmayan “Sonny, Please” caz dünyasını bir kez daha şaşırtacak! Mantıksal çocuğu Joe Lovano’nun söyledikleri bizi haklı çıkaratacak gözüküyor: “Albümü dinledikten sonra o’nun müzikal olarak durduğu yerin, benim durduğum yerin ayırdına vardım. Her cümleciğinin berraklığı beni yarına ulaştırıyor, -müzik aracılığıyla- çaba sarfetmem, yaşamam için bana güven veriyor”.

Sunday, July 09, 2006

Cagimizin Bir Ozani: Joe Lovano

“Hiç bir enstrüman tenor saksofon kadar biz zencilerin ruhunu yansıtamaz” diyen John Coltrane’nden ilham alarak söyleyelim: Tenor saksofon caz ile eşanlamlıdır. Bebop sonrasında altın çağını yaşayan, sayısız caz müzisyeni tarafından birincil enstrüman olarak çalınan tenor saksofon aslında 80’lerden sonra popülerliğine tekrardan kavuşmuştu.

Caz’ın görkemli çağlarını geride bıraktığımız şu zamanlarda çok az müzisyenin kendine has bir sese, tarza sahip olması şaşırtıcı değil. Karanlık sokaklara serpiştirilmiş puslu koyu mavi caz kulüplerinde sonsuz zaman geçirerek eğitim alan alaylı kuşak yerini mekteplilere bıraktı. El yordamıyla öğrenilen caz artık tarihiyle, teorisiyle öğretilir bir şeye dönüştü. Muhteşem tekniğe sahip, dijital kayıt olanaklarının bahşettiği tüm olanaklara hakim kuşağın böylelikle biri diğerinden ‘sound’, renk ve ruh olarak ayırt edilemeyen albümler üretmesi de, istisnaların bozamadığı kural haline geliverdi. Bu durum özellikle tenor saksofoncular içinde daha da genelleştirilebilir gözüküyor. Son dönemde popüler olan tenor saksofoncuların en büyük eksikliği, kendilerine has sese ve daha da önemlisi cümleleme yeteneğine sahip olamamaları. Günümüzde kaç müzisyenini daha ilk bir kaç notasından sonra tanıyabilirsiniz ki? Bir tanesini yüksek sesle söyleyelim: Joe Lovano!


Downbeat başta olmak üzere tüm anketlerde en iyi tenor saksofoncu seçilen, Grammy ödüllü Lovano yeni albümü sebebiyle sayfalarımıza konuk oluyor.

Tenor saksofonun çağımızdaki ağır sikleti, yaşayan ‘son büyük İtalyan tenoru’ Lovano, 2003’de yayımlanan ve tümüyle balad icralarından oluşan harikulade “I'm All for You”nun devamı niteliğinde sayılması gereken yeni albümü “Joyous Encounter”da aynı müzisyenlerle birlikte çalışmış: piyanoda doksanküsür Hank Jones, basta altmışküsür George Mraz ve davulda yetmişküsür Paul Motian. Hani şu neredeyse caz’ın dört ayrı kuşağını temsil eden müzisyenlerden bahsediyoruz: varlığıyla her kayıda, konsere şeref getirmiş Hank Jones; muhteşem ritm duygusu ile her daim güvenilir George Mraz ve Elvin Jones’un ölümünün ardından tartışmasız en büyük davulcu Paul Motian!

Her biri sayısız kere icra edilen caz standartları, Lovano ve eşlikçilerinin elinde taptaze ses veriyorlar. Albümün en büyük sürprizi, bu aşina şarkıların biraz da eski kuşak eşlikçilerin mevcudiyetiyle geleneğe bağlı ancak bir o kadar da taptaze, sürprizli icraları.

Kesik kesik cümlelerinin arasındaki sessizlikleri, notaları sürekli ‘mavi’ notalara doğru eğip bükmesiyle ile Sonny Rollins; her bir cümlesinin her kelimesi, her notası özenle sarfedilmiş usta işi, incelikli soloları ile Dexter Gordon; alt tonlardaki hırıltılı tarzıyla bir parça Ben Webster etkilerinin bu albümde de görüldüğünü (bazılarımıza görülebildiğini mi demeliydim yoksa?) söyleyebiliyoruz. Ancak esinlenmeden öteye geçmeyecek kadar muğlak bir etkiden bahsediyoruz, yoksa Lovano kendisini çalıyor. Tüm benzerlerinden, öncüllerinden onu ayıran en temel fark ise hiçbir stile bağlı kalmamaya özen gösteren, sınıflamanın ötesinde durarak saf müziğin dilini keşfetmeye çalışan, her zaman kendisi olmaya çalışan –bizce- radikal tavrı! Ancak özellikle son dönemdeki duruşunu tek bir tarz ile sınıflamaya cesaret edersek, onu günümüzün en büyük bebop tenorcusu saymamız gerekecektir.

Lovano, öykü anlatmanın ötesinde bir durumu, bir ruhhalinin altını çiziyor. Melodinin çizdiği öykünün damakta bıraktığı tadı ifade ediyor, cümleliyor. Bunu da erkeksi, dopdolu tonuyla, müziğin içinde özgürce söylenebilecek -her biri kendisine ait olduğu tartışılamayacak- en güzel cümlelerle yapıyor.

2002 başlarında Hank Jones’un Lovano’yu birlikte çalmaları için çağırması ile başlayan müzikal beraberlik, yanlarına Lovano’nun 1981 yılından bu yana muhtelif defalar birarada çaldığı Paul Motian’ın ve Jones’un demirbaş basçılarından Mraz’ın da katılımıyla ilk meyvasını 2003’de yayınlanan “I’m All For You” ile vermişti. “Hank Jones, sahici bir zenginliktir, korunması gereken bir anıttır” diyen Lovano ilk albümleri sonrasında birlikte çıktıkları turnede Jones’un zamanlarötesi, sınıflandırılamayan çalış tarzının tüm grubu esinlediğini, etkilediğini ve “Joyous Encounters”da görüldüğü üzere herkesin kendisini derinden ifade etmeye zorladığını ekliyor.

Kendisi de tenor saksofon çalan babasından ilk derslerini alan, müzisyen olan amcaları ile birlikte çocuk yaşta çıktığı konserlerde ilk caz eğitimini pekiştiren Lovano, 70’lerin sonuna doğru Woody Herman orkestrasında çalmaya başlamıştı. Daha sonra Mel Lewis orkestrasının 12 yıl boyunca her pazar gecesi Village Vanguard caz kulübünde gerçekleştirdiği efsanevi performanslarının parçası olmuş, bir yandan da Paul Motian grubunda çalmaya başlamıştı. Sonrasında tam anlamıyla nefeskesici ve her biri farklı mecraları keşfetmeye adanan başarılı albümlerle solo kariyeri başlamıştı.

Öncülünün tersine farklı tempolardaki bestelerden mürekkep albüm, alışılmışın ötesinde bir balad icrası ile -caz balad tarihinin bir özeti niteliğinde, birinci sınıf icranın sözlük tanımı olabilecek bir anlatıma sahip “Autumn in Newyork” ile- açılıyor.

Hank Jones’un bilindik ad lib girişinin ardından, Lovano’nun kah ağlamaklı, kah isyankar cümleleri, inanılmaz fikir zenginliği, geniş, kendinden emin tonu ile eşsiz bir gelişim gösteren parça, su gibi akan notalara kadife yumuşaklığında dokunuşlarıyla melodinin doğal parçası gibi algılanan Hank Jones cümleleri ile devam ediyor. Motian’in ani ritim değişiklikleri ve varyasyonları, zilleri kullanmadaki ustalığı, Mraz’ın tüm grubu süren ritmi ile icra, yıllara meydan okuyan bu parçaya, taptaze bir soluk getiriyor. Caz biraz da aynı hikayeyi her defasında farklı anlatma sanatı/zanaatı değil midir?

Joyous Encounter aslında Hank Jones’un çevresinde şekillenmiş gözüküyor. Mel Lewis orkestrasının aranjörü, unutulmaz trompetçi ve Hank Jones’un küçük kardeşi Thad Jones’a albümde yeralan 3 bestesi ile selam gönderiyor Lovano: “A Child is Born”, “Don’t Ever Leave Me” ve “Quiet Lady”. Caz tarihinin en güzel parçalarından biri olan “A Child is Born”da piyanoda Hank Jones’un ve soprano saksofonda Lovano’nun, bestenin tüm nüanslarını hissederek yaptıkları icrada, Lovano’nun çalışında Lucky Thompson’un 60larda bu enstrümandan aldığı mükemmel tonun ve cümlelemesinin izleri görülüyor. Doğum öncesinin acısı, doğum anının kendinde hüznü, doğacak olanın gelişine olan sevinç bu kadar basit, bir o kadar da benzersiz kaydedilmemişti.

Albümün bir başka zirvesi olan ve düet olarak kaydedilen “Alone Together”, her notası özenle seçilmiş gibi düşündürten seçkinci, ‘cool’ çalışı ile bir Hank Jones gösterisine dönüşüyor. Lovano’nun tenor çaldığı, kompleks ritmi ve armonisiyle, tam anlamıyla uptempo bir bebop örneği sayılacak “Bird’s Eye View”; Oliver Nelson’un –funk, latin, blues tarzlarını içiçe eklemlediği- türler ötesi bestesi “Six and Four”; Hank Jones’un caz standartı mertebesine ulaşan bestesi “Consummation” grubun diri performansının güzel örneklerinden. Artık her Lovano albümünde görmeye alıştığımız bir Monk bestesi de albüme şeref veriyor: “Pannonica”. Jones ve soprano saksofonda Lovano’nun girişinin ardından, grubun diğer üyeleri de arz-ı endam ediyorlar. Özellikle Motian’ın davulu ve zilleri provoke edici bir şekilde çalış tarzı, parçanın bu icrasını mükemmel bir seviyeye ulaştırıyor.

Albüme adını veren “Joyous Encounter” ise Lovano’nun sıklıkla ziyaret ettiği ve çalmaktan da hoşlaştığı serbest caz tadında, tarzında icra edilmiş bir Lovano bestesi. Mraz’a yetkin stilini gösterme şansı veren parça kaya gibi sağlam, soğuk modern zamanlar bestelerinden.

Jones kardeşlerin en küçüğü; gelmiş geçmiş en büyük davulculardan Elvin Jones’un da üyesi olduğu, unutulmaz John Coltrane Quartet’in en ünlü parçalarından olan “Crescent” ile kapanıyor albüm. Lovano 1987’de Elvin Jones’un grubunda yeralmış, turneye çıkmış, Elvin de 1997’de kaydedilen, Lovano’nun en nefes kesici albümlerinden “Trio Fascination”da yeralmıştı. Elvin’in ölümü esnasında turnede olan grup, “Crescent”ı konserlerininin kapanış şarkısı olarak çalmaya başlamışlar. “Crescent”, Motian’ın davulda mükemmel bir şekilde dolandığı, Hank Jones’un genişlettiği muhteşem bir açılışın ardından, Lovano’nun albümdeki en iyi icralarından birisi ile devam ediyor. Hank Jones’un yumuşak dokunuşları ile usta işi solosunda melodi derin bir şekilde nefes alıyor, daha da genişliyor. Ikinci Lovano solosunun ardından, tıpkı başladığı gibi dinleyiciyi uçsuz bucaksızlığa geri gönderen bir şekilde kapanıyor. Albümün belki de en etkileyici performansı olan bu parçada çalış tarzlarıyla Motian’ın Elvin Jones’a, Lovano’nun Coltrane’e ve hatta Hank Jones’un McCoy Tyner’a göndermeleri ise tam bir saygı anıtı!

Dönüp dönüp dinlenilmesi gereken, her dinleyişte farklı okunmaya müsait, herşeyin tekleştiği, tekdüzeleştiği, bayağılaştığı devirlere hiç yakışmayacak, caz klasiği olma yolunda bir albüm! İster arkanıza yaslanın, sevdiğinize sarılın, isterseniz de tekbaşınıza kendi içinizde bir yolculuğa çıkın, ancak kulaklarınızdan bu albümü eksik etmeyin.

Sunday, June 11, 2006

Geleneksele Yeni Bir Tanım Denemesi

Gelmiş geçmiş en iyi küçük grup swing kayıtlarından biri olduğu tartışıl(a)maz Further Definitions, swing’in neden 30’larin ortasindan itibaren 10 yıl boyunca ‘pop müzik’ olduğunun en estetik kanıtlarından birisidir.

Alto saksofonun kendine has sesi, büyük orkestra yöneticisi, düzenlemecisi Benny Carter 30’larin sonunda Paris’de, Coleman Hawkins ile birlikte, yanlarına Django Reinheart basta olmak uzere Fransiz muzisyenleri alarak kaydettiği ve zamanında çok sevilen, satılan plaklardaki partisyonlarını bu sefer 25 yıl sonra tekrardan çalıyor. Başından sonuna dans etmeye, swing etmeye zorlayan albümdeki icralar usta işi düzenlemeleri ile dikkat çekiyor. Saksofon düzenlemelerindeki denge, incelikli düzenlemeler bir an big band dinlediğinizi düşündürtüyor: Orkestrasyonun, düzenlemenin ve doğaçlamanın mükemmel dengesi! Kısa, bir kaç ölçülük birbirinin peşisıra soluksuz sololar, bir tek nota bile kaldırıldığında sanki sihri bozulacakmış gibi hissettiren ensemble pasajlar, sarkaç gibi dinamik, hatasız ritm seksiyonu... Aslını sorarsanız, jazz insanların dans edebildiği dönemleri geride bıraktıktan sonra bir sanat formuna dönüştü. Her sanat formu gibi, sanatseverlerin ve sanaatkarların (yoksa zanaatkarların mı demeliydim?) dünyasında sıkıştı kaldı.

Alto saksofonda dönemin genç yeteneği (ve şimdilerde yaşayan en büyük alto saksofoncu kabul edilen) Phil Woods ve kaydın yapıldığı zamanlarda Thelonious Monk’un tenorcusu Charlie Rouse, olgunlara dipdiri cevaplar veriyorlar. John Collins’in ritm gitarı Basieesque bir atmosfer yaratıyor. Ritm seksiyonun diğer üyeleri davulda Jo Jones, basta Jimmy Garrison ve piyanoda Dick Katz! Paris kayıtlarında da çalınan “Honeysuckle Rose” ile zımba gibi başlayan albüm, Quincy Jones’un olağanüstü balladı “Midnight Sun Never Set” ile devam ediyor. İcranın son bölümündeki tarifsiz güzel saksofon pasajlari, neden Benny Carter’ın gelmiş geçmiş en büyük saksofon düzenlemecilerinden birisi olarak addedildiğinin en iyi kanıtı gibi. Benzer şekilde “Blue Star”daki saksofon düzenlemeleri de muhteşem! Hawk, 1939’da kaydettiği ve tenor saksofonun ortaçağını kapattığı “Body and Soul” yorumunu bir adım öteye götürüyor.

Jazz’ın yeniçağının başlangıcında, geleneksele görkemli, kalifiye, zanaat eseri bir yeni tanım: Further Definitions!

Tuesday, April 25, 2006

Batı Yakasından Portreler

Jazz tarihinin yumurtavuk tartışmalarından biridir, East Coast/West Coast mevzuları.

Batı yakası jazz’ı diye bir tür vardır, sound’undan, icrasına kadar bir kaç notada anlaşılır bir türdür. Eleştirmenlerin, kantarın topuzunu kaçırıp Batı Yakası Jazz’ını cool, ruhsuz, biteviye diye nitelendirerek, içinde swing barındırmadığını iddia ederek afaroz ettiği dönemler de olmuştur.

40’ların sonunda Los Angeles’da ağırlıklı olarak beyaz müzisyenlerin başı çektiği bu tarz içerisinden başta Stan Getz olmak üzere çok hot jazz müzisyenler çıktığı gibi, jazz’a daha kurallı yaklaşımları ile sonrasında jazz’ın çizeceği yolu da belirleyen tavırlardan biri olmuştur. Batı yakası başta Four Brothers sound’unun sahipleri Zoot Sims, Al Cohn, Stan Getz, Serge Chaloff olmak üzere Shelly Manne, Chico Hamilton, Bud Shank, Buddye Collete, Chet Baker, Gerry Mulligan olmak üzere sayısız usta çıkarmıştır.

Ancak, tarzın ticari tarafını belirleyen başta Contemporary ve Pacific Jazz olmak üzere plak şirketlerinin, zenci müzisyenleri yok sayması, Teddy Edwards ve Dexter Gordon gibi ustaların ustası müzisyenlere kayıt olanağı dahi vermemesi, aleyhine tavrın destekçisi de olmamış değildir, hani.

West Coast içinden çıkmış, her ikisi de ömürlerinin sonuna kadar usta addedilmiş iki müzisyenin de birliktelikleri türün başşehiri Los Angeles’da, bir barda yapılan jam session’lar esnasında karşılaşmaları ile başlıyor. Toplamda çok çok 1 yıl süren bu birliktelik, jazz tarihinin en güzel küçük gruplarından birisi olarak kabul ediliyor. Piyanosuz jazz gibi o döneme oldukça aykırı sayılabilecek bir formatta çalan Gerry Mulligan ve Chet Baker, neredeyse oda orkestrası kayıtlarını andırır bir şekilde matematiksel ama sıcak çalmışlardır.

Kült müzisyen olarak addedilmesinin arifesinde, yumuşak, yuvarlak trompet çalışıyla Chet Baker, çalınması en zor enstrümanlardan birisi olan bariton saksofondan aldığı şaşırtıcı, kıvrak, esnek, ritmik çalışıyla Gerry Mulligan...

Mingus+Dört*Mingus

Nevi şahsına münhasır kontrabasçı, besteci, müzisyen, şahsiyet Charles Mingus’un 1963 yılı albümü: Mingus Mingus Mingus Mingus.

Emprovizasyon ile düzenlemenin bir denge içinde olması gerektiğini savunan Mingus hem özelde jazz adına hem de genelde müzik adına oldukça dikkat çekici düzenlemelerle arz-ı endam ediyor. Jazz’in arkaik dönemlerinin en belirgin özelliği olan kollektif doğaçlama, albümün tamamına hakim durumda.

Mingus’un her daim ustası olarak gördüğü, öykündüğü Elington’a olan sevgisi, “Mood Indigo”daki düzenlemesi ve uzun ancak bir o kadar da derli toplu kontrabas solosu ile beliriyor.

İnsanda kovalamaca havası uyandıran ve Booker Ervin’in incelikli tenor solosu ile inanılmaz bir icra olan “II B.S.”, yine Ervin’in insanı alıp götüren modal solosu ve bas nefeslilerin alttaki eşliği ile muhteşem bir ağıt “Theme for Lester Young”, Charlie Mariano’nun alto saksofonda Hodgesvari terennümleri ile oluşan Ellington atmosferi ile “I X Love” ve “Celia” başta olmak üzere, her biri mükemmel icralar ile Mingus’un en iyi albümlerinden biri!

Tüm albüm boyunca, bas nefeslilerin neredeyse yaylılardan öykünülmüş icralari, eşliği, bas nefesliler üzerine trompetlerin kapalı çalınarak yarattığı atmosfer, Jaki Byard’in ayrıksı, benzersiz piyanosu, Mingus’un neredeyse bir vurmali enstrüman gibi davrandiği kontrabasının pasajları, insanı şaşırtan düzenlemeler ile eşine rastlanamayacak, eşsiz bir albüm!

Mingus’un jazz tarihindeki önemi sanırım buradan geliyor: her daim şaşırtan, sarsan, farklı, ayrıksı duruşu. Tüm jazz tarihinin, tüm ekollerin, tarzların biraraya geldiği, bir potada eridiği, ama aynı zamanda insanı şaşırtacak kadar da tüm tarzlardan ayrı bir yerde duran, eklektik ama bir o kadar da bütüncül bir başyapıt! Çok mu uçuk bir iddia olacaktır, Mingus’un Rock ‘n Roll’un swingini, vahşiliğini tarzı içerisinde erttiğini söylemek, ne dersiniz? Öyleyse, “Better Get Hit in Yo’ Soul”un ikinci bölümünü dinleyin lütfen!

İlk anından sonuna kadar bir film izler gibi hissettiriyor.

Hawk kim midir?

Saksofonun öyle çalınabileceğini gösteren adamdir.
Bir süre sonra Bird böyle de çalinabilir demiştir.
Ornetto Coleman ama diye itiraz etmiştir.
Ancak saksofon hala öyle çalinmaktadir.
Gerisi detaydir!

Baba ve Oğul Buluşurlar

Büyük, büyük ve çok büyük ve çok ulaşılmaz Sonny Rollins ile büyük, büyük ve çok büyük ve çok ulaşılmaz Coleman Hawkins! Tenor saksofon eğer acı çekebilseydi, ona en büyük acı, en akıldışı zulüm, en nadir işkence bu seanstta bu iki dev müzisyen tarafından tattırılmış olurdu.

“Baba ve oğul” diye nitelendirmek çok yanlış olmaz onları. Bir çok yönden birbirlerine benziyorlar, teknikleri birbirini andırır çoğu zaman:

Her ikisi de androjen bir ses alırlar tenordan.
Her ikisi de öykü anlatmaktansa, bir durumu, bir anı hissettirmeyi tercih ederler.
Her ikisi de alaycıdır, sarkastiktir, hatta bazen aşağılayıcıdır.
Her ikisi de otoriterdir.
Her ikisi de korkusuzdur! Ne Hawk ne de Newk hiçbir şeyden korkmaz!

Icralar için hiç bir şey yazmamayı tercih ediyorum. Arzu eden jazz ansiklopedilerine başvursun!

Peki! Sadece bir şarkı için yazacağım! Sonsuz Hawk kayıtları eğer iki şarkıya indirilsin diye bir emir gelse yukaridan biz kullara, istisnasız her jazzsever 2 şarkının adını verecektir: Body and Soul ve “Yesterdays”. Öyle ki her iki şarkının Hawk yorumları da, neredeyse dokunulmaz, tanrısal kabul edilir jazz manyakları tarafından. Ama... Yesterdays’in bu yorumuna kadar! Bir babanın oğluna, bir oğulun babaya sitemini dinleyin! Rollins’in, Hawk’i şaşırtmak için yaptığı avant-garte oyuncuklara Hawk’ın kendinden emin cevaplarini... Rollins’in mahçup bir şekilde melodiye geri dönüşünü...dinleyin! Gencecik Rollins ve her daim genç kalan Hawk’in düellosu!

Jazz Sürgünlerinin Dexter Gordon Olarak Kısa Portresi

Marlon 'Cool' Brando, Avrupa’ya göçmüş (yoksa arkasına bakmadan kaçmış mı demeliydim?) Amerikalı bir jazz müzisyeninin öyküsünün anlatıldığı “Round Midnight”da başrolü oynayan ve Oscar’a aday olan Dexter Gordon’ı arar, filmi seyrettikten sonra ve der ki:
Son yirmi yıldır, sinema sanatı adına yeni bir şey eklemiş başka bir rol seyretmedim”.
Her daim mütevazi Gordon da cevaplar:
Oscar alsam ne almasam ne! Brando’nun takdirini almaktan daha büyük ödül mü olur?

Gelmiş geçmiş en büyük tenor saksofonculardandır Dexter Gordon. 40’lı yıllarda bebop akımının ikinci kuşak müzisyenlerin en önemlilerindendir. Toyluğunda çok önemli icralari ile dikkati çekmiş ancak Batı Yakası’na taşındıktan sonra, uyuşturucu ve alkol batağında dibe vurmuş, (ki düşünün 10 yıl boyunca sadece 3 kere kayıt yapabilmiş) ve tam da unutulduğu anda 1959’da muhteşem bir geri dönüş yapmıştır.

60’larla birlikte Blue Note’la anlaştıktan sonra her biri birbirinden muhteşem albümlere imza atmıştır. 1961’de bu sefer Avrupa’ya göçeder tıpkı Round Midnight’ta anlatıldığı gibi. Iyi jazz’a aç Avrupa, Dexter’ı krallar gibi karşılar, orada kaldığı 15 yıl boyunca da krallar gibi ağırlar, tıpkı diğer Amerikalı jazz kaçaklarına davrandığı gibi... Avrupa’da yaptığı neredeyse sonsuz sayıdaki kaydın her biri, jazz tarihinin köşetaşlarından olacaktır. Vefasız Amerika tekrardan unutur onu.

1976’da ani ve herkesi şaşırtan bir kararla yeni kıtaya dönmeye karar verdiğinde ise –şaşırtıcı bir şekilde- bu sefer Amerika’da krallar gibi karşılanır. Tüm günlük gazetelerde sürmanşette yeralır. "Homecoming: Live at the Village Vanguard" albümünde dinlebileceği üzere, dönüşü sadece eskitüfek jazz fanatikleri ve eleştirmenler tarafından değil yeni genç nesil tarafından da coşku ile karşılanır. Amerika hep yaptığı gibi günah çıkarır, Dexter'ın suretinde... Ardından da olgunluk çağının ürünlerini vermeye başlar.

...ve sonra defter kapanır!

Swing Fabrikatörü Bay Oscar Peterson

Art Tatum, tüm jazz piyanistleri içinde teknik yetkinlik açısından ulaşılmaz kabul edilir. İnsanı afallatan, bazen yoran bir tekniği vardır. Takip etmekte zorlanırsınız. Her piyanistte bir parça Tatum vardır derler ama en çok Phineas Newborn ile Oscar Peterson ustadan apaçık etkilenmiş kabul edilir.

Inanilmaz hızı, muazzam swing’i, müthiş zamanlaması ile gelmiş geçmiş en büyük jazz piyanistlerinden birisi olduğu şüphe götürmez, Peterson'un. Solist arkasında da, jam session’larda da, küçük grup icralarda da her daim birinci sınıf icralar yapmıştır, ancak solo çalarken boogie-woogie’den swing’e, bop’a kadar tüm jazz tarihinin özeti gibidir. Hakkındaki en ciddi eleştiriler, durmaksızın kayıt yapmış olması, aklına her gelen fikri, cümleyi söylemesi, inanılmaz sayıda nota kullanması, stilini hiç değiştirmemiş olması şeklindedir. Herkesin 3-5 nota ile anlatacağı bir şeyi, Peterson 10-15 nota ile anlatır, asıl garip olan istisnasız her notanın armoniye kusursuzca oturuyor olmasıdır. Cüneyt Sermet “çok laf yalansız, palavrasız olmaz” mealinde eleştirmektedir, Peterson’u “Cazın İçinden” kitabında.

Aslen Kanadalı olan Peterson’un jazz dünyası içine girişi, büyük emprezaryo Norman Granz’la tanıştırılmasıyla başlar. Nat King Cole’un tarzından da etkilendiği düşünülen Peterson’un, üstad basçı Ray Brown ve gitarist Herb Ellis ile kurduğu trio’su ile Granz’ın Verve şirketi batıncaya durmaksızın kayıt yapan Oscar Peterson, Granz’ın Jazz at the Philarmonic konser turnelerinin de gözdelerindendi. Hatta Verve satıldıktan sonra bile yeni sahiplerinin bırakmadığı müzisyenlerden birisi olmaya devam etti.

Verve dönemi bittikten sonra Peterson, bir çok başka plak şirketinin yanısıra Almanların prestijli şirketi MPS’e de kayıt yapmaya başladı. MPS kayıtlarının kariyerinin en olgun dönemini yansıttığı düşününülür. Onun müthiş solo performanlarını kaydetmek ilk defa MPS’e nasip olmuştur. (Granz neden onu hiç solo kaydetmemişti, muammadır!)

MPS dönemi sonrasında Granz’ın Pablo Records ile prodüksiyona dönmesinin akabinde, tekrardan onunla çalışmaya başlayan Oscar Peterson, 90’ların başında felç geçirmesine, böylelikle aktif müzikten bir kaç yıl uzak kalmasına rağmen, tekrardan müziğe dönebilmiştir, hala da harikalar yaratmaktadır.

Monday, April 24, 2006

Ben Webster Arkadaslarini Agirliyor!

Ne arkadaşlarmış bu böyle!

Albüm boyunca kimi dinleyeceğinizi şaşırıyorsunuz. Her biri farklı çalışlarıyla tenor saksofon devlerinden Coleman Hawkins, Ben Webster ve Budd Johnson ve trompetin en büyük üstadlarından Roy Eldridge. Tamam dördü de muhteşemler ama bana sorarsanız şovu Budd Johnson çalıyor.

Eski dostlar Hawkins ve Eldridge ile bir jam-session yapalım kaydedelim diye niyetlenmişken yola çıkan Ben Webster, bir lokankada yemek yiyen Budd Johnson’ı görür, onu da davet ede. En iyi jazz kayıtları hep rastlantısal olanlardır diye boşa dememişler!

Gruba bir de davulda tüm zamanların en iyilerinden Jo Jones’u, basta aynı şekilde her daim swing sahibi Ray Brown’ı, eski kuşağın en iyi piyanistlerinden Jimmy Jones’u ve gitarda Les Spann’ı ekleyin.

Hiç bitmesin diyeceğiniz herkesin solo attığı 20 dakikalık “In a Mellow Tone” başta olmak üzere, “De-Dar”, “Budd Johnson” ve “Young Bean” muhteşem ötesi. Webster albümü olur da ballad çalmaz mı Webster: “Time After Time”.

In a Mellow Tone”da Jo Jones’un ders niteliğindeki her solist için farklı çalışı, Johnson’un derli toplu, zikrine, fikrine sahip tarzı, Webster’ın vibratolu, haşmetli çalışı, Hawkins’in eğip büktüğü cümlelemesi, Eldridge’in açık/kapalı farketmez diri çalışı...

Jazz’ın olmazsa olmaz jam-session geleneğinin en iyi örneklerinden!

Alın size jazz’ın en önemli sorusu: Üçü de aynı enstrümanı çalıyor, nasıl oluyor da her biri diğerinden bu kadar farklı tonda, farkli stilde çalabiliyorlar?

Jazz’ın ne olduğu biraz da bu soruda saklı: Neyi çaldığın değil, nasıl çaldığın önemli...

Peki 'Swing' Zoot Sims midir?

Dört Biraderler (Four Brothers) diye bilinen ve 40’ların sonunda ortalığı kasıp kavuran Benny Goodman orkestrasının saksofon seksiyonunun üyesi olan Zoot Sims, her daim ‘iyi’ çaldı. (Galiba kötü albümünü dinlediğimi hatırlamıyorum, bilen varsa bilgilendirsin!)

Sürprizli değildir Sims! Sanki her notasını tahmin edebilirsiniz, şaşırmazsınız gibi çalmıştır. Ancak jazz’ın özü olan swing’in ne olduğunu en iyi tarifleyenlerdendir (70’lerde Count Basie ile birlikte kaydettikleri albümü dinlemediyseniz kendinizi jazz dinliyor addetmeyin!). Geniş vibratosu ile biraz Ben Webster vardır, yumuşak, sıcak tonunu Lester Young’tan almıştır, ancak, saksofonundan gelen ses her daim Sims imzasıdır. (Ruhu, Scott Hamilton’da yaşıyor!) Jazz ayaklarınızla –farkında olmadan- ritm tutmaksa, başınızı hafifçe sallamaksa... bazen bir şeyler düğümleniyorsa gırtlağınızda, Zoot Sims adamınız demektir.

Hep geleneğe sadık kaldı, hep ‘blues’ çaldı, hep bildiğini okudu, çaldı, ama tutkuyla çaldı! ‘Canımın istediğini, canımın istediği gibi çalıyorum’ demişti bir söyleşisinde.

Kaç jazz müzisyenini, daha ilk notasında tanıyabilirsiniz ki?

Sunday, April 23, 2006

Nasıl 'Swing' Edilir?

“Swing” yapmak meselesi cok derin bir mevzu!

"ayaklarinizi vuruyorsaniz ya da parmaklarinizi siklatiyorsaniz ritm ile birlikte, muzisyenler de parmak siklatir gibi caliyor diyorsaniz, diyebiliyorsaniz, dinlerken icinize mahcup bir cosku doluyorsa... swing yapiyorlar demektir."

Jim Hall Kimdir?

Bu Jim Hall nasil bir gitaristtir oyle?

Kiminle bir arada caldiysa saheser olmustur eslikleri... Sonny Rollins ile “The Bridge”, Bill Evans ile “Intermodulation”, Jimmy Giuffre ile “JG 3” onsuz dusunulebilir mi?

Kan Sayımı

Billy Strayhorn’un kanser teshisi konduktan sonra, olmeden hemen once besteledigi son eseri.

Olumun çehresi daha nasil anlatilabilir?

Stan Getz de son doneminde –belki de hucrelerinin en derininde sinsi sinsi bekleyen hastaligi ongorurcesine- ne kadar da cok yorumluyordu Blood Count’u? Bir yerlerden bulun, dinleyin! Mutlaka! Strayhorn’un olumunun hemen ardindan Duke Ellington Orkestrasinin kaydettigi “Annesi onu Bill diye cagirirdi”da Johnny Hodges, Blood Count’u doruklarinda yorumluyordu. Bunu da bir yerlerden bulun, dinleyin!

Mutlaka!

Eli Lucky Thompson (1924-2005)

Jazz, biraz da “cult” yasamlarin tarihi degil midir? Bizde hayranlik ya da acima hissi yaratan yasamlara sahip olmalarini isteriz, unlulerin. Mitlerini yaratmak konusunda cok da fakir sayilmaz 20.yy populer kulturu. Liste uzun; say say bitmez: Bix Biederbecke, Charlie Parker, Jimi Hendrix, Janis Joplin, Jim Morrison, Kurt Cobain vs. Arada balonlar olmadigini soylemiyorum, hem de o kadar cok sayida ki!

Yasamlarina, yapitlarina, (ve dahi imajlarina) ölümlerinden sonra eklemlenmis cok sey olmasi, tabii ki, yapitlarinin degerini dusurmuyor. Kim Charlie Parker kadar, kendisinden sonraki muzigi etkileyebilmistir ki? Birakalim alto saksofonculari, 50’lerden sonra kac jazz musizyeni bir sekilde Bird dinlememistir, onu yoksayabilmistir, -hadi- en azindan belirli donemlerinde taklit etmemistir ki?

Parker’s mood, nasil bir mood’dur?

Ortak noktalari, gercekten de cok iyi muzisyen olmalarinin otesinde, yapitlarinin yarim kalmis olduguna duydugumuz inanc degil mi biraz da? Ya da yasamlarinda cektikleri aci, eziyet degil mi, populer kulturu bu kisi(lik)lere dogru ceken?

Iste size bir tane daha! 30 Temmuz 2005’de olen, Eli “Lucky” Thompson, populer kultur icin yeteri kadar populer olmasa da, jazz dunyasi icin gercek bir mittir. Pek de sansli oldugu soylenemez ama.

40’larda basladigi muzigi, 70’lerin basinda –hem de muhtesem icralar cikarmaya devam ediyorken- neden biraktigi hep muamma olmustur.

Swing ve neobop arasindaki kayip halka muzisyenlerindendir, Lucky Thompson. Sound’unu bir yere oturtmak hani cok da kolay degildir. Ancak notalar arasinda biraktigi bosluklarla sesleri ima edisi, balad yorumlarinda girtlaginin sesini taklid edercesine hiriltili calisi, cumleleme tarzi, dişi, vibratosuz calisi, uptempo yorumlardaki otoriter sound’u ile hemen farkedilebilir. Coleman Hawkins, Lester Young, Ben Webster gibi agir siklet tenorcularin hemen altinda yer almaktadir kanaatimce, Sonny Rollins, Don Byas ve Dexter Gordon ile birlikte. Swing’in pop muzik oldugu o en saasali doneminde yetisir. Cocuklugu ve ilkgencligi bir saksafon alacak paranin yoklugunda gecer. Hani efsane odur ki, bir tasimacilik firmasinin yanlislikla evlerine biraktigi bir grup esya arasindaki kutudan cikan saksofon, onun ilk enstrumani olur. 1940’larda yerlestigi New York’da bigband doneminin sonunu yakalar, unlenir. Sadece saksofon uslubu ve ustaligi ile degil, muhtesem besteleri ve orkestrasyonlari ile de takdir gormeye baslamistir artik.

Daha 1947’de kayit ettigi “Just One More Chance” de dinlenebilecegi uzere, cok takdir gordugu balad yorumlarinda da, hizli parcalarda da bir o kadar rahattir. 1956 yilinda Jimmy Cleveland All Stars adina yayinlanan plaktaki “You Don’t Know What Love is” yorumu ise bircok jazz severin de onayladigi sekilde, bu sarkinin gelmis gecmis en saheser yorumudur. 1956 yili aslinda cok verimli gecmis, Lucky icin... Oscar Pettiford ile yaptigi “Tricotism”, Milt Jackson ile yaptigi kayitlar, 1962’ye kadar yasayacagi Fransa’da yaptigi kayitlar, harmonik olarak kompleks cumlelerle bezenmis farkli swing’i bize dinletir. Bu tarzlar-arasi calis sekli kendisinden sonra gelen bir cok muzisyende etkilerini gosterecektir.

Onu, Miles Davis’in uyusturucu batagindan donus albumu “Walkin’”de dinlemeli asil. Hard-bop’un onceleyen ilk sarkilardan biri olan Walkin’de Miles da dahil tum soloculardan daha saheser bir solosu vardir.

Ancak herkes onunla calismanin zorluklarindan da bahsetmektedir. Asiri titiz mukemmeliyetciligiyle unlu Thompson, plak sirketlerinden, muzisyen ajanslarina muzik endustrisinin esitsiz mualemelerinden bikkin bir halde, Avrupa’ya goceder. (O donemde, sadece Avrupa’ya goceden jazz muzisyenlerinin coklugu bile aslinda ozelde jazz’in ama genelde muzigin gizli tarihini anlamamiza yetecek kadar ipucu vermiyor mu? Ya da para kokan carklarin?)

1965’e kadar, bir cok unlu jazz muzisyeni kadar olmasa da, azimsanmayacak kadar kaydedilmistir Lucky Thompson. “Lucky Strikes” albumunde en rafine icralari dinlenebilecek sekilde, 60’larda calmaya basladigi soprano saksofonda da tarz uretebilmis ustalardandir.

60’larin sonunda tekrardan Avrupa’ya yerlesir. Son saheserler icralarini dinleyebilecegimiz “Body and Soul” albumu de bu doneme tekabul etmektedir.

1973’de kayit ettigi “I Offer You” albumu, yapilan son kaydi olacaktir. Hemen akabinde, üniversitedeki hocalik gorevinden de ayrilacaktir. Ayrilisinin tumuyle muzik endustrisine tepki oldugu konusulur. Jazz tarzi yasam bicimi icinde cocuk buyutmenin zorluklarindan oturu, aktif muzigi biraktigini ifade eder yillar sonra piyanist Hank Jones. Ancak bir daha saksafonu eline hic almadigini biliyoruz bu yildan sonra.

Sonrasi... Elimizde cok fazla bir bilgi yok. Dislerini tedavi ettirmek icin saksofonunu sattigini, bir opera yazdigini sayiklayarak uzun sure sokaklarda yasadigini, yasaminin son 10 yilini da bir tip merkezinde gecirdigini biliyoruz. Aralarda olanlar ise... kim bilir?

Jazz’in ucsuz bucaksiz hazineleri arasinda, zamanimizin yetmeyecegi denli cok sayidaki muzisyenin arasinda donup donup dinlenilmeyi hakediyor Lucky Thompson.

Toz Duman Arasında: Paul Desmond

Kontakt lens? Bana gore degil! Ortam bogmaya basladiginda, gozlugumu cikarmayi, dunyayi dumanli gormeyi tercih ederim”.

Calisi da aslinda dumanli, sisli, kirlidir Paul Desmond’un, en yavas alto saksofon calan muzisyen olmakla ovunen Bay Desmond’un. Ama en cok da kuru! “Dry martini” gibi kuru! Cok kimsenin kendisini tanimadigini ifade etmek icin soyledigi aslinda ne kadar da garip bir tip oldugunu kanitlar gibi: “Dave Brubeck Quartet’te, alto saksofon calan benim, piyano calan ise Brubeck
Ortalama muzik dinleyicisinin dolayli olarak da olsa onu mutlaka tanidigini iddia etmek cok da yanlis olmayacaktir. Kim hani “Take Five”’i bir sekilde duymamistir, dinlememistir? Hani, su tum zamanlarin en cok satan jazz albumu, Time Out’un hit parcasini?

Son bir kac yilini kanser teshisiyle kan sayimlari arasinda geciren Paul Desmond, son kayitlarinda daha da izlenimci, lirik calmaya baslar. Kanada’da verdikleri konserin kayitlari, gelmis gecmis en iyi live jazz kayitlari arasindadir, kanaatimce.

Elestirmenlerin “swing” yap(a)madiklarini, o nedenle jazz cal(a)madiklarini iddia edecek kadar sert elestirdikleri Dave Brubeck Quartet’in, en cok jazz duyarliligina sahip elemani oldugunu teslim ettikleri Paul Desmond, zorlukla elime gecirdigim solo albumlerini dinlerken bir kez daha beni allak bullak etti.

60’larin basindan itibaren, kendisini DBQ disinda da var eden Paul Desmond ozellikle Jim Hall ile birlikte yaptigi kayitlarda, tarzinin doruklarinda gezmektedir: sakin, agirbasli, yagmurlu, sisli, bulutlu ama bir o kadar da ic kapatmayan tarzi... Jim Hall ile –hani- aralarindaki –neredeyse- telepatik uyum, birlikte yaptiklari kayitlari bir o kadar daha essiz yapiyor. Galiba onun calisindaki havayi anlatmaya calismak beyhude olacak.

Desmond, yazarligin jazz ile benzestigini soyluyor bir soylesisinde, “nasil yazar olunacagi ogrenilebilir, ancak ogretilemez”. Belki de anlatmamayi tercih etmek daha dogru!

Kirk dakikasini, Paul Desmond’u tanimak icin harcayacak birileri vardir, degil mi?

Geveze Art Tatum

Jazz tarihinin en teknik piyanisti kim diye sorulsa herhalde cevaplarin tamamına yakını, Art Tatum olacaktır.

Ünlü klasik müzik piyanisti Horowitz’in bile Tatum’un önünde çalmaya çekindiği rivayet olunur.

Bazen gevezelik derecesine varan inanılmaz bol notalı çalışı, piyanoyu yatay ve dikey kullanış tarzı, inanılmaz ritm duygusu onu teknik açıdan ulaşılmaz yapmıştır. Bir çok ciddi eleştirmen özellikle solo Tatum kayıtlarını dinlediğinde en az iki piyano ile kaydedildiği iddiasında bulunmuştur.

Ondan etkilenmeyen ona öykünmeyen hiç bir piyanist olmadığı kolaylıkla varsayılabilir. Oscar Peterson, Phineas Newborn gibi piyanistlerde dolaysız, apaçık etkileri görülebilmektedir, ancak eleştirmenlerce devrinin 30 yıl ötesinde addedilen armoni anlayışını, swing fabrikası gibi inanılmaz tekniğini, sonsuz melodik varyasyonlarını incelemeden hiç bir müzisyenin piyanist olmaya kalkamayacağı düşünülür.

Ünlü jazz kritiği Ira Gitler, Tatum sololarının, pikabın devri azaltılıp da dinlendiğinde, her notasının armoniye oturduğunu, her çaldığının sonsuz melodi varyasyonları içerdiğini yazmıştı, bir eleştirisinde. Sakin akan bir nehirdense, çağlayanlarla dökülen büyük sular gibidir, çalışı. Tüm müzik dünyası için kör bir piyanist şakası gibidir.

Büyük emprezaryo Norman Granz 50lerin vahşi ortamında bir çok jazz müzisyenine kayıt olanağı (sahne şansı) vererek onları kurtardığı gibi, Tatum’a da yaşamının son perdesinde rönesans yaşatmıştır. 1953-56 yılları arasında, solo ve grup olmak üzere toplam 15’e yakın albüm kaydedildi Granz prodüktörlüğünde. Kendisinden önce veya sonra herhalde hiç bir jazz müzisyenine bu kadar cok kayit yapabilme şansı verilmemişti.

Sonra bir gün ölüverdi, haber vermeden.

Monday, April 17, 2006

Baslangicta jazz var miydi?

JazzForNazz, iflah olmaz bir jazz dinleyicisidir.

Derdi müzik dinlemektir. Neredeyse sadece plak dinler. Muhtelif kaynaklardan eline geçen plakları dinler, biriktirmekten hoşlanmaz. Biriktirmemek zorundadır ama yine de bir miktar birikmişi vardır. Kendine has nedenlerle bazı plakları elinde tutmayı tercih eder, yine kendine has nedenlerle bazı plakları elinde tutmayı tercih etmez, tutmamayı tercih eder. Elinde tutmayı tercih etmediği plakları da
satar, elinden çıkarmaya çalışır. Satarken de muhabbet eder.

Incir kabuğunu doldurmayacak muhabbetleri sever, sattıkları hakkında da incir kabuğunu doldurmayacak beyhude metinler yazar. Böylelikle ne yaparsa galiba kendisi için yapar, ne yazarsa galiba kendisi için yazar.

Bu işin profösyoneli değildir, olmaya da niyeti, isteği, vakti yoktur. Birileri ile rekabet derdi hele hiç yoktur, böylelikle! Kaldı ki gereği de yoktur.

Aldous Huxley’in şu aforizmasını sever:

After silence, that which comes closer to express the inexpressible, is music."