Oscar Peterson'dan Son Mektup
Ben, Oscar Peterson. Tartışmaya açık da olsa, tüm zamanların en büyük jazz piyanisti. 25 Aralık 2007 günü, Kanada’daki evimde 82 yaşımda -yapmam gerekenlerin çoğunu yapmış olduğumu bilmenin huzuru içinde mutlu bir şekilde- öldüm.Her ölümün erken ölüm olduğunu düşünenlere hak vermiyor değilim, haklılar belki de kendi çaplarında. Ancak bedenimin bana ihanetini yaşadıkça ölümün o kadar da kötü olmadığını düşünmeye başladım. Aziz dostum Duke Ellington’un arkasından yazdığım cümlelerin benim için de söylendiğini işitir gibiyim: “Müzisyen Oscar’ı özlemeyeceğim. Ömrü boyunca o kadar çok çaldı, o kadar çok üretti, o kadar güzel jazzladı ki her zaman hatırlanacağına eminim. Ama insan Oscar’ı... onu çok özleyeceğim”
Ölüme çok yaklaştığımı hissettiğim son zamanlarımda babamı daha çok düşünmeye başlamıştım. Acaba henüz bıyıklarım terlememiş zamanımda okulu bırakmak istediğimi, jazz müzisyeni olmak istediğimi söylediğimde beni engelleseydi nasıl bir yaşamım olurdu? İyi ki ağzımdan dünyanın en iyi piyanisti olacağıma dair söz almış. Sözümü de tuttum!
7 yaşımda geçirdiğim ve sonsuz ızdıraplar içinde bir çocukluk geçirmeme neden olan verem illeti eğer o çok sevdiğim trompetten beni ayırmasaydı, piyanoya da başlamayacaktım.
Ülkemi, Kanada’yı hep çok sevdim. En çok tanınan Kanadalılardan biri olduğum söyleniyor, doğrudur. Yaşıyorken adına pul bastırılan yegane vatandaşıyım. Bana her zaman çok değer verdiler ülkemde. Sadece ülkemde mi? Aldığım ödül sayısını bilmiyorum, ancak geçenlerde saydığımda vitrinde 8 adet Grammy ödülü duruyordu.
Tanınan, hürmet edilen bir müzisyen olduktan sonra dahi ayrılmak istemedim ülkemden. Ancak Norman Granz becerebildi; Count Basie’nin dahi yapamadığını.
Şehir efsanesi bu ya, Norman Kanada’dan Amerika’ya dönmek üzere taksiyle havaalanına gidiyorken radyoda canlı bir performansım yayınlanıyormuş, beni duymuş çarpılmış. Hemen radyo binasına gelmiş, beni bulmuş ve sözleşme imzalamayı teklif etmiş. Bu hikaye bu şekilde mi gelişmişti, çok iyi hatırlayamıyorum. Ama doğru olan Norman’ın teklifini kabul ettiğimdir.
Dünyadaki her müzisyenin rüyalarını süsleyen Carnegie Hall’da dinleyicilerin arasında yerimi aldığımda yıl 1949 idi. Sahneyi dolduran dünyaca ünlü jazz müzisyenlerinin arasına, eleştirmenlerin ve Amerikalı jazz dinleyicilerinin şaşkın bakışları arasında katıldım. Dünyalar tatlısı Norman adımı anons edinceye kadar kimsenin sahne alacağımdan haberi yoktu: “Baylar bayanlar, şimdi sahneye adını belki de hiç duymadığınız ancak bir daha da asla unutmayacağınız bir müzisyeni davet ediyorum. Piyanonun büyücüsü Oscar Peterson! İstediğini, istediğin müddetçe çal Oscar”
Ben de aziz dostumun önerisini dinledim, çok çaldım. Müzik dünyasının o en vicdanlı, iyi kalpli, dürüst adamı yaşadığı müddetçe, plak şirketi işlettiği müddetçe onun prodüksiyonlarında çalıştım, onun şirketlerinin sanatçısı oldum.
Çok kayıt yaptığımı, arkamda yüzlerce albüm bıraktığımı düşünürseniz, bu konuda beni eleştirenleri haklı buluyorum bazı zamanlar. Hiç saymadım, ikiyüzden fazla olduğu söyleniyor.
Çok fazla nota çaldığımı, hatta geveze olduğumu yazdılar, söylediler. Oysa Leonard Feather’ın çok iyi tanımladığı üzere, başka piyanistlerin 10 nota çaldığı yerde ben 100 nota çalıyorsam da her nota armoniye oturur. Müziğin emrinde olduğu sürece teknik yeteneğimin sınırlarında dolaşmanın ne zararı var ki. Devri düşürüp dinlesinler sololarımı o halde. Tıpkı çocukluğumda benim ustam Art Tatum’un kayıtlarına yaptığım gibi...
Çalış şeklimi hiç değiştirmediğimi de, hiç gelişmediğimi söyleyenler de çıktı. Doğrudur! Swing ile bebop arasında, kendime özgü bir tarzla çalmaya başladım. Bu tarzımı da hiç değiştirmedim. Moda akımlara kapılıp hiç birinde yetkinleşememektense, en iyi bildiğim tarz içinde en iyi olabilmek için çabaladım.
Bazen aşırı zalim davrandı eleştirmenler. 1993’de felç geçirdim. Müzikten 2 yıl uzak kalmak zorunda kaldım. Hatta doğru düzgün yürüyemez hale geldim, o çok özlediğim sahneye bile tekerlekli sandalye ile çıkmak durumunda kaldım. Çok ciddi bir fizik tedavi dönemi sonrasında müziğe tekrardan dönebildim. Geri dönüşüm sonrasında, çalışımın daha melodikleştiğini, bu halimin daha iyi olduğunu bile iddia ettiler. Oysa artık sol elim, swing etmeme izin vermemeye, beni ve dinleyicilerimi sarhoş eden, sarsan ritmi bile zor vermeye başlamıştı. Ne diyebilirim, gülüp geçtim bunu düşünenlere.
Yaşadığım müddetçe haksızlıklar gördüm, bazıları direk beni hedef aldı, ancak susmadım. İnsan haklarının savunucusu olmayı rengimin güzelliğine bir borç bildim. Anlamışsınızdır, kapkara bir zenciyim.
Bana en çok hangi albümlerimi beğendiğimi, hangi dönemimi sevdiğimi soranlar oluyor sık sık. Seçmem çok kolay değil ama bazılarının bende özel bir yeri yok değil.
Beni Art Tatum kadar etkileyen diğer bir müzisyen Nat King Cole idi. Ona adadığım ve biraz da ona öykünerek şarkı söylediğim albümümü (“With Respect to Nat”) çok severim. 1953 ile 1958 arası basta Ray Brown ve gitarda Herb Ellis’in bana eşlik ettiği üçlümü de çok sevmiştim. Farketmişsinizdir, format Nat King Cole’ün efsanevi üçlü formatına benziyor. Kariyerimin her döneminde bana eşlik etmiş Ray ile çalmak her zaman ayrıcalıklı hissettirmiştir bana. Jazz dinleyicileri de bu dönemimi çok sevmişlerdir.
Bir o kadar sevdiğim bir başka dönemim ise 60’li yıllarda MPS Basf şirketi için yaptığım ve sonra “Exclusively for My Friends” adıyla boxed set olarak da yayınlanan albümlerimdir. Müzik aşığı Hans Georg Brunner-Schwer’in Almanya’daki konforlu evinin salonunda yapılmış kayıtlar kendimi en rahat hissettiğim kayıtlarımdandır. Gariptir, bana sayısız albüm yapmış Norman’a nasip olmadi solo piyano çalışımı kayıt etmek. Georg, bana çalmayı en çok sevdiğim formatta albüm yayınlama şansını verdi.
1970’lerde Pablo Records namına, jazz dünyasının en seçkin trompetçileri ile yaptığım düet kayıtlarımda kimlerle birlikte çalmadım ki? Dizzy Gillespie, Roy Eldridge, Harry “Sweets” Edison, Clark Terry ve Jon Faddis.
Eklem romatizmasının bana tarifsiz acılar verdiği “alacakaranlık” dönemimde ise, Herb Ellis ve Ray Brown ile tekrardan biraraya gelerek canlı çaldığımız Blue Note Cafe kayıtlarını da çok seviyorum.
50’li yıllarda jazz ustalarına eşlik ettiğim albümler çok seviliyor. Bazılarını ben de çok seviyorum. Mesela Ben Webster’ın “Soulville” albümü, Sonny Stitt’e eşlik ettiğim “Stitt Sits in”, Stan Getz ile birlikte yaptığımız albüm, Lester Young ile birlikte çaldığım tüm kayıtlar...
Yaşarken birlikte çalma şerefine nail olduğum ve çoğu sonsuzluğa göçmüş olan müzik devlerini hep özlemiştim zaten. Uzun süredir beni beklediklerine eminim. Yanında kendimi her zaman güdük hissettiğim Art Tatum ile birlikte düet çalmak, birlikte çalmaya hiç mi hiç doyamadığım Charlie Parker ile sahne almak, Duke Ellington’un efsanevi büyük orkestrasının bir parçası olmak...
Merhaba dostlarım! Sizleri bu kadar beklettiğim için kusuruma bakmayın. Dünyada tamamlamam gereken işlerim çok vakit aldı. Asıl festival şimdi başlıyor.
...ve elveda geride kalanlara.




















